Çandır’da günlük yaşantının akışı içinde sevmek gerekiyordu tabiatı

Uzun zamandır bu yolculuğu yapabilmek ve  bunu yazabilmek istiyordum, sonunda başardım. Yazıyı yazmak isteyişimin bir kaç sebebi vardı; öncelikle gezi yazıları, değişiklik yapıp bir yerlere gitmek isteyen insanlara ilham veriyor. 2010 yılında okuduğum bu yazı beni öylesine gaza getirmişti ki, o hafta aynı geziyi yapmaya karar vermiştim. Özellikle detaylı yazılan gezi yazıları, zamanı verimli kullanabilme ve bütçe hesaplama konularında da kişilere yardımcı olabiliyor. Ne kadar çok detay, o kadar iyi.

Bir diğer sebep ise, Emre’nin ilgiyle takip ettiğim yaşantısını daha detaylı bir şekilde insanlarla paylaşabilmesini sağlamak idi. Emre kim mi? Çok kısaca bahsetmek gerekirse, bir çok kişinin hayalini gerçekleştirmeyi başarabilmiş biri. Sıradan bir beyaz yakalı hayatı yaşarken, kademeli olarak her şeyi bırakan, bir süre göçebe yaşayan ve sonunda Çandır’a yerleşip köy hayatı yaşayan biri. Yazının sonunda merak ederseniz tüm hikayesini başından beri, uzun uzun anlattığı blogunu takip edebilirsiniz. Ya da biraz daha beklerseniz, bu hafta sonu son düzeltmelerini yaptığı ve yakında basılacak olan kitabını okuyabilirsiniz.

Yolculuğum cumartesi sabahı erken saatte başladı, son 1 ayda yaşadığım 2 garip uçak yolculuğundan dolayı çok gergindim. Tavsiyem, lodoslu havalarda ve THY’nin iptal ettiği fakat Pegasus’un etmediği uçuşlarda yolculuğa çıkmayın. Ömrünüzden ömür gitmesin. Neyse ki hava çok güzeldi ve aşağıdaki güzel kareleri yakalayabildim.

Emre’nin yanına gittiğim için tüm psikolojim değişmişti, bir yandan müthiş manzarayı izliyordum, bir yandan da bu yolculuğu yaparken, dünyaya bıraktığım karbon ayak izimin ne kadar arttığını düşünüyordum. Emre, bu konulara çok dikkat ettiği için genelde otostop ve otobüsle yolculuk yapıyor.

7.15’te Dalaman Havaalanına indim, Emre önceden yolu tarif etmişti. Çandır’a ulaşabilmeniz için Havaş’a ya da Belediyenin otobüslerine binip, Marmaris yolu üzerinde olan Ortaca’da inmeniz gerekiyor. Otobüslerin fiyatı 10TL ( Marmaris 15TL) ve tüm yolcular geldiğinde hemen kalkıyor.

Kulağımda Ege şarkıları, sağda solda turuncu güzellikllerle karşılandım, yolda bile keyfiniz yerine geliyordu. O sırada annemle mesajlaşıyorduk. Dedemin görevinden dolayı 5 yaşındayken Dalyan’da yaşadığını, karşı tarafa salla geçtiklerini anlattı. Emre’de telefonda Çandır’a tekneyle geçeceğimi söylemişti, yolculuk biraz daha keyifli bir hal almaya başladı.

Otobüs Ortaca’ya geldiğinde yol üstünde beni indirdi. Otogar yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde. Yol boyunca her yerde mandalina ve limon ağaçları var, ağır eşyanız yoksa, sabahın erken saatinde keyifli bir yürüyüş oluyor. Otogara geldiğimde Dalyan dolmuşlarına bindim. Ortaca-Dalyan arası 12 km, dolmuş ücreti de 4TL. (Dönüşte Dalyan’dan son dolmuş 19.00’da kalkıyor, 22.00 uçağına yetişebilmeniz için son dolmuş da bu, aklınızda olsun) Dolmuşa her binen birbirine selam veriyordu, bana da veriyorlardı ama muhtemelen dolmuştaki tek yabancı bendim. Dalyan’da dolmuştan indiğinizde karşınızda sıra sıra tekneler var, sahile gidip sol tarafa, en sona doğru yürüdüğünüzde sizi Çandır’a götürecek kayık karşınıza çıkıyor.

Bu sırada annemin küçüklük fotoğrafları elime ulaşıyor, dayımın ve annemin, muhtemelen 1954-55 yıllarında Dalyan’da çekilmiş fotoğrafları. Yaklaşık 60 yıl sonra aynı yerlerde dolaşıyorum ve aynı vasıtayla karşıya geçeceğim..

 

 

 

Yaklaşık 5 dakikalık bir yolculuktan sonra Çandır’a vardım. Fotoğraftakı ufaklık da benimle karşı geçti.

 

Bir süre yürüdükten sonra Emre’yi gördüm, uzun süredir görüşemediğimiz için karşılaşma anımızı hemen ölümsüzleştirdim 🙂

Motora atlıdığımız gibi evin yolunun tuttuk. Aşağıdaki manzara Çandır yolundan İztuzu plajı. Direnişin ve sosyal medyada oluşturulan kamuoyu sayesinde – şimdilik – ranta açılmayan bir doğa harikası. Emre’nin söylediğine göre köylülerin çoğu yerleşime açılmasını istiyormuş.

Eve geldiğimde Emre’nin ev arkadaşları Burcu ve Begüm tarafından karşılandım, 4. ev arkadaşları ise şehir dışındaydı, o yüzden tanışamadım. Onlar da hemen hemen aynı hikayelere sahip insanlar.

Bir yandan sohbet ederken bir yandan kahvaltıyı hazırladık, daha doğrusu ben etrafı incelerken onlar kahvaltı hazırladı. Herkese yetecek kadar odası olan, bahçesi ve mis gibi bir manzarası olan bir ev bu. Hemen kahvaltıya oturduk. Ekmekleri ve yağı kendileri yapmış, yumurtalar komşudan, yeşillik etraftan toplama, zeytin köyden. Masada iki yabancı var, kaşar peyniri ve ben.

Şehir yaşamından uzakta olunca, kahvaltı sohbetleri de bir o kadar farklı oluyor. 1 saat boyunca konuştuğumuz konuları özetlemek gerekirse: Arılar, arıcılık, sabahları öten horozların ne söylediği, eski horozların böyle olmadığı, yenilerinin farklı kelimeler kullandığı, ne kadar para verseler mecidiyeköy merkezde bir plazada oturmayı kabul edecekleri ve buna benzer şaşkın şaşkın sırıtarak dinlediğim bir sürü konu..

 

Çok lezzetli bir kahvaltı ve koyu bir sohbetin ardından kendimi güneşe bıraktım ve uzun süre yattım. O sırada Emre ve Burcu, etrafını yeni çevirdikleri bahçeyle ilgili konuşuyorlardı, gökyüzüne bakarken bir ara uyumuşum.

Sabah 3’te kalktığım ve temiz havayı yediğim için çok uykum geldi ve bana ayırdıkları odaya gidip biraz kestirdim. Birazı biraz abartıp 3 saat uyumuşum, uyandığımda Emre ve Burcu bahçe için kompost yapıyorlardı. Biliyormuş gibi yazdığıma bakmayın, yazdığım bir çok şeyi orada öğrendim. Kompost, toprağı beslemek için yapılan, içinde bir sürü organik madde barındıran karışım. Bunun içinde mukavvadan koyun yününe, evde biriktidikleri yemek artıklarından hayvan bağırsağına kadar her şey var. Ara ara karıştırıp yerini değiştiriyorlar ve suluyorlar. Sıcaklığı 70 dereceye kadar çıkabiliyormuş.

Daha sonra yan komşunun ineği yaklaştı, Burcu biraz onu besledi.

Bu arada o gün Begüm’ün doğum günüydü ve Dalyan’a indi, akşama eğlence olduğunu söylediler. Biz de hazırlıkları yapıp inecektik. Gideceğimiz mekanı arayarak çatal,kaşık ve plastik tabak istemediklerini söylediler, nedenini birazdan anlatacağım.

Dalyan’daki bara gideceğimiz için hepsi heyecanlıydı çünkü uzun zamandır Dalyan’da bir gece geçirmemişler. Dönüş için önceden tekne ayarlandı, gece 23.00 için sözleşilmiş.

Burcu ve Emre hazırlanırken ben de mutfağı karıştırdım ve böyle bir limon buldum. Hazırlandıktan sonra Dalyan’a gitmek için yola çıktık. Begüm motorla gitmişti o yüzden Burcu, Emre, Burcunun yaptığı börek ve ben aşağıya kadar yürüyecektik. Börek biraz ağır ve tutması zordu, yol boyunca elden ele değiştirerek yürüdük.

Hava güneşliydi ve sıcak değildi, o yüzden yol çok zevkliydi.

 

Yolda tarihi yerleşim yeri Kaunos’un ve İztuzu’nun müthiş manzarası eşliğinde yürüdük. İlk gün Kaunos’u gezi planı yapmamıza rağmen zaman ayırıp da gidemedim, diğer ziyarete kaldı.

Emre’nin üzerindeki dünyanın en güzel gömleği, nedenini ona sorun : ) Yolda iğnelik, inek memesi, kiskis gibi otlar buldular, yeni yeni öğrenmeye başlamışlar ve Emre bu konuda çok heyecanlı.

 

4 km yol boyunca yollarda arı kovanları görüyorsunuz, arıcılık burada önemli bir geçim kaynağıymış.

Yolun yarısında arkadaşları Bilge ve Özgür arabayla yanımızda durdular ve bizi aldılar. Onlar da akşam için çok heyecanlıydılar. Arabanın tamamı heyecanlı olduğu için bana da bir heyecan, mutluluk bastı.

Dalyan’a indiğimizde kayıkla karşıya geçtik. ( Kişi başı 1 TL, tabi bu fiyat köyde oturanlar için, turistik zamanlarda sanırım 5TL imiş) 17.30’da Dalyan’da idik, burada eğlence oldukça erken başlıyor. Barda yiyeceklerimiz için pastik tabak istememişlerdi, onun yerine bir evin bahçesine girip kauçuk ağacının yapraklarını topladık. Gerçekten tabak gibilerdi.

 

Yaprakları topladıktan sonra sahilde birer bira içtik,  tuzlu fıstık gören Emre’nin mutluluğu aşağıdaki fotoğrafta saklı. Aklıma gelmişken yazayım, 8 ayda sadece 3 kere kıyma almış bir topluluk bu.

Dalyan’da çok fazla turitst var, çok fazla otel de var. Yerleşik İngiliz sayısı 1500-2000’miş.

Begüm’ün doğum günü partisi için M&M Bar’a geldik. Burası gerçek bir rock bardı, sadece biraz fazla ışık vardı.

 

Emre bara geçip yaprakları yıkadı ve sildi. Biz de Burcu’yla onu izledik. Diğerleri dışarıda sigara sohbetindelerdi.

Aşağıdaki fotoğrafta aylardır televizyon izlememiş insanları görüyorsunuz, ekrana kilitlendiler.

Barda çok güzel bir köşe.

Ve çok hoşuma giden tuvalet simgeleri.

İkramları böyle yedik.

Bu da son zamanlarda gördüğüm en akıllı İngiliz çocuk.

Önce rock şarkılar eşliğinde, daha sonra dans müzikleriyle epey eğlendik. Biraz Bilge çaldı, biraz da ben. Daha sonrasında vedalaşıp köye döndük. Herkes yorgundu, teker teker yıkıldık.

Sabah 7’de boynum tutulmuş bir biçimde uyandım, 9’a kadar uyuyamadım, tekrar kalktığımda 10.30 idi. Begüm omzuma krem sürüp biraz ovdu.

Kahvaltı hazırlıyorlardı. Burada günün en önemli zamanları yemek zamanları, emin olabilirsiniz. İlk gün ısırgan otu çayı içmiştik, bu sabah siyah çay vardı. Aşağıdaki karede benim dock’um (Ciguli) ve Semaver (Semanur) arka arkaya görünüyor. Topluluğun müzik ihtiyacını gideren bir teknoloji gelmişti ve Semanur ile yanyana idi, uzun uzun bunun üzerine konuştular.

Kahvaltıyı yaprakların üzerinde yaptık.

 

Kahvaltı sırasında yine güzel bir sohbetin ardından günün planını yaptık. Daha sonra bulaşıkları yıkadık ve göle doğru yola çıktık.

 

Her yerde papatya var.

Yolu bilmediğim halde bu fotoğrafta en önde niye ben varım gerçekten bilmiyorum.

 

Göl yolunda Emre otları incelerken…

 

 

Göle indiğimizde güneş tepemizdeydi ve hava sıcaktı, kendimizi yatarken bulduk.

 

 

 

Uzun süre hayran hayran, muhteşem şekillleri olan bulutları izledik.

Daha sonra gördüğümüz bir şahini takibe aldık, tepemizde dolanışını ve dağa dalış yapışını izledik.

 

Hava iyice ısınmaya başladıktan sonra da dağa doğru yürüyüşe başladık.

Yeni yaptıkları ekim alanı için kapı yapmak istiyorlardı, yolda gördüğümüz kapıları uzun uzun incelediler.

Ot avcıları yine iş başında.

Aşağıdaki fotoğrafta tam belli olmasa da kayanın üzerinde onlarca kertenkele vardı. Doğa uyanıyordu, ne yöne baksanız buna şahit oluyordunuz. Doğaya aşık olan insanlar bu uyanışa şahit oluyorlardı ve bunu yüzlerine yansıtıyorlardı.

 

Burcu toprak için biraz keçi boku topladı. Aslında biraz değil, epey topladı.

Emre, bulduğu bir defne yaprağını kopardı. Kökündeki beyaz nodüller, topraya büyük faydası olan azotu topladığının kanıtıymış.

Emre ev için yiyecek toplarken..

 

Daha sonra patikadan, daha önce keşfettikleri düz bir yerleşim yerine oturduk. Burada ilk kez ‘çember’ deneyimledim.

Dönüş yolunda Burcu toplama işini biraz abartmıştı 🙂 Bu da Dünya Emekçi Kadınlar Günü pozu.

Doğa uyanıyordu ve gerçekten herkes çok mutluydu 🙂

Yolda komşularla bol bol sohbet ettiler, 16.30 gibi tekrar eve vardık. Aşağıdaki tavuklar komşunun.

Daha sonra akşam yemeğini yedik. Burada yediklerim çok hafif ve az gibi görünen yiyeceklerdi. Ama çok bereketliydi ve bir türlü bitmiyordu. Bu arada, İstanbul’da 2 hafta boyunca çektiğim mide ağrım burada geçmişti. Güzel besinle, temiz havayla, stressiz ve mutlu bir ortamdaydım.

Akşam olduğunda içeri girdik. Burada her şey güllük gülistanlık değildi. Sobayı yakmaya çalıştığımızda içeriye tüttü ve uzun süre onunla uğraştılar.

Gece boyu Burcu ile Emre, Emre’nin kitabı üerinde çalıştılar ve son değişiklikleri yaptılar. Ben de kahvemi yudumlayıp notlar aldım.

 

Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken isimli öyküsünde diyordu ki ‘Günlük yaşantının akışı içinde sevmek gerekiyordu tabiatı’. Fakat bu evdekiler sevmekle kalmıyor, ona aşık oluyor ve onunla yaşıyorlardı. Onları izlemesi bile çok zevkliydi.

Geç olmadan yanımda getirdiğim müzik arşivimi onlarla paylaştım. Daha sonrasında Burcu ve Emre ile uzun uzun teknolojideki gelişmeler üzerine konuştuk ve yattık.

Sabah erken kalktık, Köyceğiz’e gitmeleri gerekiyordu ve ulaşım için Dalyan’da oturan arkadaşlarıyla buluşacaklardı. Emre spor yaparken Burcu ve Begüm kahvaltıyı hazırladılar.

Kahvaltı sonrası onlar çıktı, ben de bir iki fotoğraf çekip laptopumu açtım ve çalışmaya başladım. Köy evinde tek başımaydım, ara ara bahçeye çıkıp gezdim, tekrar gelip çalıştım.

 

16.00’da geldiklerinde benim için dönüş vakti yaklaşmıştı. Onlar ise belgelerini resmi kuruma verip resmen Çandır vatandaşı olmuşlardı.

Vedalaşıp beni tekrar eve almaları için ikna etmeye çalıştım 🙂 Burcu arkamdan su döktü. Yolda Emre’yle biraz sohbet ettik, motorla gittiğimiz için kısa zamanda iskeleye vardık. Daha sonra benim sal, dolmuş, otobüs ve uçak yolculuğum başladı ve kendimi yine İstanbul’da buldum.

Hatta kendimi böyle bir beton yığınının arasında buldum. Halimi artık siz düşünün.

Yazının başında da belirttiğim gibi, uzun süredir istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir kaçamak idi. Huzurlu, mutlu ve aklımda bir sürü soruyla beraber tekrar İstanbul’a döndüm. Ama insan yolculuklardan sonra aynı kalamıyor, değil mi?

Bu güzel insanlar şimdi ne mi yapıyor? Buradan takip edebilirsiniz. Yolunuz Dalyan’a ya da Çandır’a düşerse, mutlaka bu eve uğrayın. Birer kahve değil ama birer ısırgan otu çayı için, siyasetten değil, arılardan ve topraktan konuşun.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s